Çoğulluk, Kurumsallaşma ve “Resmiyet” Sorusu Üzerine
Psikanaliz, Sigmund Freud’un çalışmalarıyla ortaya çıktığı andan itibaren kuramsal gövdenin yanında; klinik görgü aktarımı ve formasyon pratiği olarak gelişmiştir. Bu nedenle psikanalizin tarihsel seyri, kuramsal üretimle kurumsal örgütlenmenin iç içe geçtiği bir süreç olarak ele alınmalıdır. Freud’un etrafında şekillenen ilk psikanaliz çevresi zaman içinde daha organize yapılara dönüşmüş; bu süreç International Psychoanalytical Association (IPA) gibi uluslararası kurumların kurulmasıyla birlikte belirli standartların ve formasyon kriterlerinin tanımlandığı bir aşamaya evrilmiştir (Szecsödy, 2003; Thomä, 2015). Kurumsallaşma; psikanaliz pratiğinin birikimini düzenlemek, sonraki analist kuşağına aktarmak ve belirli bir süreklilik sağlamak açısından önemli bir işlev görmüştür.
Bu noktada vurgulanması gereken temel bir durum vardır: Psikanaliz kuramıyla kurumsallaşma süreci birbirinden bağımsız değildir. Bu iç içelik; kurumların yapısı, işleyişi ya da tarihçesi gibi başlıklarda ele alınabilecek kuramsal bir meseleye ek olarak, tıpkı analitik çerçevenin kendisi gibi simbiyöz (José Bleger, 1967), cinsel konum ve imgelerin işlevleri üzerinden otopsikanalitik olarak çalışılması gereken “psişik” bir iç içeliktir.
Otopsikanalitik çalışmanın somut düzlemdeki karşılığı “eleştirel” okuma yapma kapasitesi gibi tarif edilecek olursa; psikanalizin kuram ve kurumlarının, katılımcıları tarafından —hipotetik çerçevesinin korunması kaydıyla— iç eleştiriye maruz kalabilmesi gereklilik olarak da saptanabilir. Bu kapasitenin kullanılmasının, kuramdaki farklı bakış açılarının gelişmesini ve kendilerini kurumsal olarak sürdürebilmesini sağladığı da söylenmelidir.
Kuram, kendisini taşıyacak yapılar üretirken; kurumlar da kuramsal çerçevelerin sürekliliğini sağlayan alanlar olarak işlev görür. Alandaki kurumsallaşma çoğunlukla dernekler aracılığıyla sunulan eğitim yapıları ve formasyon süreçleriyle yürütülür. Formasyon sürecinin değişmeyen üç sac ayağı; bireysel analiz, süpervizyon ve kuram eğitimidir (Kernberg, 2006). Takip edilen kuramsal yaklaşımlar doğal olarak formasyonun ele alınma ve yapılandırılma stilini belirler. Dernekler kuramsal üretimi sürdürürken, diğer yandan klinik deneyimin aktarımını ve mesleki sürekliliği mümkün kılar.
Alan içinde yalnızca tek bir formasyon modeli yoktur. Tarihsel olarak birbirinden farklı analitik çizgilerde gelişmiş modeller bulunmaktadır (Grau-Pérez & Milán, 2021). Eitingon modelinin standartlaştırılmış (saat, kota vb.) yapısına karşılık (Tuckett et al., 2020); Lacancı gelenekte geliştirilen “passe” süreci, analistliğin kurumsal bir atama değil, öznel bir sürecin tanınması olarak ele alınabileceğini göstermektedir (Laurent, 1992/1999). Hibrit bir yapı gibi düşünülebilecek Fransız modeli ise öznelliği ve analitik deneyimi merkeze almayı ve formasyon sürecinin daha esnek ve yorumlayıcı kurulmasını önerir (François-Poncet, 2009). Bu çeşitlilik, psikanalist olma aşamalarının tekil bir formasyon modeliyle sınırlanamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak bu noktada kurumsal yapıların hukuki statüsü ile epistemik işlevleri arasındaki ayrımın netleştirilmesi gerekir. Dernekler hukuki bir meslek tanımı üretmez (5253 sayılı Dernekler Kanunu; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu). Kuramsal ve klinik pratiğin örgütlenme biçimini temsil eder. Statü olarak “tüzel” yapılardır ve hukuki geçerliliği olan diploma ya da sertifikasyon değil, klinik görgünün aktarımını ifade eden katılım belgesi düzenlerler. "Formal" ya da "formasyon" terimi, sıkça karıştırıldığı gibi “resmiyet” üretmeye haiz olmayı ifade etmemektedir. Gelenek ve görenek takibi anlamında; kuramsal dayanakları, klinik standartları ve onların nasıl aktarılacağına dair yaklaşımları belirlemek anlamında kullanılır (Cambridge Dictionary, n.d.; Halpin et al., 2000).
Bu bağlamda “akreditasyon” terimi, yönelimi belirli herhangi bir tüzel nitelikteki kurumun kendi formasyon sürecini tanımlaması ve bu süreci tamamlayan kişileri kendi çerçevesi içinde yetkin kabul etmesi anlamına gelir. Yani akreditasyon esasen kurum içi, ya da —alana etkileri tartışılmaya değer bir konu olarak—kurumlar arası tanıma ve iç düzenleme mekanizmasıdır. Akreditasyonun, bir psikanaliz yaklaşımını geçerli ve hukuken tek yetkili ve resmi kıldığı iddia edilemez. Yalnızca bağlı olduğu kurumsal ilişkiler çerçevesini tanımlar ve belirler. Bu noktada bir yanlış anlamayı baştan ele almak gerekir: Akreditasyonun kurumsal işlevini tartışmaya açmak, standartların ya da formasyon süreçlerinin gereksiz olduğu iddiası içermez. Tam tersine, bu süreçlerin kendi bağlamları içinde anlamlı olduğuna dair meseleyi görünür kılmayı amaçlar. Ancak bu anlam, onların psikanalitik alanın bütünü adına evrensel bir doğruluk ölçütü olduğu konusunu teorik olarak tartışılmaz hale getirmemelidir. Sonuç olarak “akreditasyon” kavramının analitik ve kurumsal anlamlarının kuramsal bir çerçevede tartışılabilir olması, alan içi bir gereklilik olarak saptanabilir.
Akreditasyon teriminin psikanalizin kurumlar arası alanında zaman zaman genişletilerek; kuramsal geçerlilik, resmi yetki kazanma ya da epistemik doğruluk ölçütü gibi kullanılabildiği görülmektedir. Oysa psikanaliz kuramları arasındaki esasa ilişkin ayrışmalar, akreditasyon veya resmi olma/olmama meselesinden ziyade; klinik, teknik ve kuramsal tartışmaların bir sonucudur. Bir yaklaşımın benimsenmesi ya da terk edilmesi, kurumsal onaydan daha çok, onun sunduğu psişe modelinin ve teknik çerçevenin ne ölçüde çalıştığıyla ilişkilidir. Diğer yandan; birbirinden farklı yönelime bağlı, fakat merkezi karakterde gelişen psikanaliz kurumlarının yetkilendirme girişimleri, psikanaliz kuramının önemsenmesi gereken hipotetik yapısını zedelemektedir de. Böylece uzun zamandır kuram içe kapalı hale gelmiş, iç eleştiri mekanizması aksamış durumdadır. Tıpkı Bleger’in, eleştiriye kapalı herhangi bir psikanaliz pratiğinin tehlikeli ve gizli kuramsal bir iç yıkıma yol açabileceğine dikkat çekmesi gibi (Bleger, 1969/2012).
Aslında burada savunulan, “her yaklaşım eşittir” gibi bir rölativizme yol açacak bir düşünce stilini öne çıkarma konusu değildir. Psikanalitik alanın çoğulluğunu savunmak ölçütsüzlük anlamına gelmez; ölçütün yerinin kurumsal otoriteden, kuramsal ve klinik işleyişe kaydırılması girişimi gibi düşünülmelidir. Sonuç olarak, psikanalizin pratiği denilecek kurumsal yapılanma alanında “akredite” olan ile “resmi” olan ya da “kuramsal olarak geçerli” olanın aynı şey olmadığı açıkça ortaya konmalıdır. Standartların, alanın bütünü adına evrensel ölçüt olarak sunulması, kurumsal sınırların epistemik sınırlar gibi algılanmasına yol açar.
Psikanaliz, kuramının hipotetik doğası gereği merkezi otoriteye dayanan bir bilgi alanı değildir. Tarihsel olarak farklı kuramsal yönelimler, teknik varyasyonlar ve kurumsal yapılanmalar içinde çoğul biçimlerde var olmuştur. Freud, Klein, Jung ve Lacan yaklaşımlarının farklı merkezileşmeleri bilinmektedir (Freud, 1900/1953; Jung, 1928/1966; Klein, 1957; Lacan, 1966/2006). Bu nedenle psikanalizi tek bir merkez, tek bir otorite ya da tek bir geçerlilik ölçütü üzerinden tanımlama girişiminin, kurumların dayandığı hipotetik çerçevenin epistemik yapısıyla gerilim halinde olması kaçınılmazdır.
Tarihsel gerçekliğin çoğulluk içerdiği tartışmasızken; alanda sıklıkla “resmi” ya da “geçerli” psikanalizden söz edildiği görülmektedir. Bu kullanım, ilk bakışta kurumsal bir aidiyeti işaret ediyor gibi görünse de çoğu zaman örtük bir epistemik iddia içerir: Hangi yaklaşımın psikanaliz olarak kabul edileceği ve hangi pratiklerin bu alanın dışında bırakılacağı bu söylem aracılığıyla belirlenmeye çalışılır.
Tekrar edilirse; psikanalistlik, tıp gibi devlet tarafından tanımlanan ya da hukuki olarak düzenlenen bir meslek kategorisi olmadığı gibi “resmi” bir unvan da değildir. Psikanalistlik; belirli bir kuramsal zeminde edinilmiş klinik görgü doğrultusunda, kurumsal yapılar içinde sürdürülen formasyon süreçlerine dayanır. Bu süreçler ait oldukları kurumlar içinde geçerlidir; ancak bu anlamın, alanın bütünü adına bağlayıcı bir statü üretmediği akılda tutulmalıdır. Ancak bu noktada ikinci bir yanlış anlamayı da önlemek gerekir: Psikanalitik alanın çoğulluğunu vurgulamak; psikanalistlik tanımını belirsizleştirmek ya da herhangi bir pratiği otomatik olarak psikanaliz olarak kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, psikanalitik çalışma belirli bir kuramsal tutarlılık ve teknik çerçeve içinde işleyebilir. Çoğulluk ise alanın zayıflığı değil, gelişim koşuludur. Bu nedenle bir kurumun kendi formasyonunu tanımlaması meşru ve gerekli olmakla birlikte; bu tanımın psikanalitik alanın tamamını temsil eden bir ölçüt haline getirilmesi, çoğulluğu sınırlandıran bir etki yaratır. “Resmi psikanaliz” söylemi bu anlamda yalnızca bir tanımlama değil, aynı zamanda bir dışlama mekanizması olarak işlev görür.
Bu noktada psikanalizin alan tanımını da netleştirmek gerekir. Psikanaliz klinik bir alandır; ancak medikal bir modele indirgenemez. Klinik bir pratik olarak tedavi edici etkiler üretse de yalnızca bir sağlık hizmeti olarak tanımlanamaz. Felsefi, kuramsal ve kültürel boyutları olan özgül bir düşünme ve çalışma alanıdır. Bu alan tarihsel olarak klinisyenler tarafından sürdürülmüş olsa da, yalnızca tıbbi bir disiplinin sınırları içinde ele alınamaz (Kavanaugh, 1999; Lacan, 1966/1966). Bu çerçevede, farklı kuramsal yaklaşımların ortaya çıkması ve kendi teknik çerçevelerini geliştirmeleri, psikanalitik alanın yapısal bir özelliği olarak görülmelidir. Bu farklılaşmalar yalnızca teorik düzeyde kalmaz, aynı zamanda kendi kurumsal biçimlerini de üretir. Bu nedenle farklı kuramsal yaklaşımların kendilerini kurumsal olarak ifade etmeleri yalnızca mümkün değil; etik, hipotetik ve klinik çerçeveler korunduğu müddetçe psikanalitik alanın yapısı gereği meşru bir konumdur.
Ancak sorun yalnızca kurumsal çoğulluk ya da meşruluk meselesi değildir. Asıl soru şudur: Hangi psikanaliz? Bu soru, hangi kurumun yetkili olduğu meselesinden önce psikanalizin neyi temel aldığıyla ilgilidir. Psikanalitik yaklaşımlar arasındaki farklar yalnızca teknik ya da organizasyonel değildir; psişenin nasıl kavrandığına dair temel varsayımlara dayanır. Salt Cinsel İnşa (SCİ) yaklaşımının önerdiği psişe modeli; psikanalizde yerleşik klasik gelişimsel, dinamik ve kültürel nedensel çerçevelerden belirgin biçimde ayrışır. Dışarıda kurulup inkorpore edilen psişik yapılar gibi içe-alım temelli açıklamalardan ziyade; tamamen içeriden kurulan cinsel-imgesel üretimi esas alan, bu üretimin stabilizasyonunu bastırma ve kastrasyon yerine otokastratif düzeneklerle düşünen bu yaklaşım, yalnızca teknik bir varyasyon değil, farklı bir kuramsal zemin önermektedir (Arslan Çelik, 2026).
Bu yaklaşımda psişe, zamandışı imgesel üretim alanı olarak düşünülür. Ruhsal çalışmanın yöneleceği düzlem farklıdır. Çocukluk, anılar, gelişimsel süreçler, anne, baba; çalışma sırasında ziyaret edilse de; endoaktivitenin (iç işleyiş) yapı taşlarına ulaşmayı sağlayacak ara duraklar gibi, yani analizanın arzusunun görünümleri olarak kavranırlar (Arslan Çelik, 2026). Dolayısıyla psikanalitik çalışma; bastırılmış içeriğin serbest çağrışımla geri çağrılmasından çok, öznenin cinsel-imgesel işleyişinin nasıl organize olduğunun anlaşılmasına yönelir. Bu nedenle SCİ; mevcut akreditasyon çerçevelerinin dayandığı psişe varsayımları ve dolayısıyla klasik psikanalizin içerisinde yer alacak bir alt-uygulama/varyasyon olarak konumlandırılamaz. Bu durum bir tercih ya da dışlanma meselesinden çok, kuramsal tutarlılığın gerektirdiği yapısal bir ayrışmadır.
Dolayısıyla SCİ’nin bağımsız bir kurumsal yapı içinde örgütlenmesi, mevcut yapılara eklemlenememenin sonucu değil, kendi kuramsal düzlemini sürdürebilmenin zorunlu koşulu olarak ortaya çıkar. Bu noktada ayrım yalnızca kuramsal bir tercih değildir; psikanalizin hangi düzlemde çalıştığına dair çok önemli bir ayrımdır. Sorun; hangi kurumun psikanalizi temsil ettiği gibi yüzeysel ele alınacak bir meseleden daha çok, psikanalizin hangi düzlemde (zamandışılık/zamansızlık ya da latent-eşcinsel/ödipalite psişesi) ele alındığına dair kapsamlı bir kuramsal/teknik ayrımdır.
Bu nedenle psikanalitik alanın çoğulluğu, yalnızca birbirinin varyantı olan farklı kurumların bir arada var olmasıyla sınırlı değildir. Bu çoğulluk; aynı zamanda farklı psişe modellerinin, farklı teknik yaklaşımların ve farklı kuramsal ön kabullerin bir arada var olabilmesini içerir.
Yeni kuramsal yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlar bu bağlamda alan için bir tehdit değildir. Aksine, psikanalizin kendi sınırlarını yeniden düşünmesi için bir imkân oluşturur. Böyle bir bakış açısıyla çoğullaşmanın; alanın zayıflaması değil, kendi üzerine düşünme kapasitesinin artması anlamına geleceği de kolaylıkla saptanabilir. Ruhsal çalışmanın temel hedefi, bireyin kendi otopsikanalitik alanını kurabilme ve sürdürebilme kapasitesini geliştirmesidir. Bu hedef kurumsal düzlemde de bir karşılık bulur: Psikanaliz, kendi çoğulluğunun imkanlarını eleştirel bir kapasiteyle taşıyabildiği ölçüde canlı ve üretken kalır.
Psikanaliz Çalışmaları Derneği
Yönetim Kurulu & Eğitim Komisyonu
Referanslar
Arslan Çelik, M. (2026, March 7). Cinselliğin zamandışı kodu: Otokastrasyon, Enigma filminin psikanalitik incelenmesi[Conference session]. Teknolojinin Zamandışı İmgesi: Protez Toplantısı, Psikanaliz Çalışmaları Derneği, İstanbul, Türkiye. https://www.youtube.com/watch?v=-4gMz5YpOOM&t=65s
Bleger, J. (1967). Psychoanalysis of the psychoanalytic frame. International Journal of Psychoanalysis, 48, 511–519.
Bleger, J. (2012). Theory and practice in psychoanalysis: Psychoanalytic praxis. The International Journal of Psychoanalysis, 93(4), 993–1003. https://doi.org/10.1111/j.1745-8315.2012.00593.x
Cambridge Dictionary. (n.d.). Formal. In Cambridge Dictionary. Retrieved May 8, 2026, from https://dictionary.cambridge.org/dictionary/english/formal
François‐Poncet, C.-M. (2009). The French model of psychoanalytic training: Ethical conflicts. The International Journal of Psychoanalysis, 90(6), 1419–1433. https://doi.org/10.1111/j.1745-8315.2009.00210.x
Freud, S. (1953). The interpretation of dreams (J. Strachey, Trans.). Basic Books. (Original work published 1900)
Grau-Pérez, G., & Milán, G. (2021). A discursive study of the reception of Lacanian ideas and their relation to Kleinianism (Uruguay, 1955–1982). The International Journal of Psychoanalysis, 102(4), 710–733. https://doi.org/10.1080/00207578.2021.1904779
Jung, C. G. (1966). Two essays on analytical psychology (2nd ed., revised and expanded; R. F. C. Hull, Trans.). Princeton University Press. (Original work published 1928)
Halpin, D., Moore, A., Edwards, G., George, R., & Jones, C. (2000). Maintaining, reconstructing and creating tradition in education. Oxford Review of Education, 26(2), 133–144. https://doi.org/10.1080/713688531
Kavanaugh, P. B. (1999). An ethic of free association: Questioning a uniform and coercive code of ethics. The Psychoanalytic Review, 86(4), 643–662.
Kernberg, O. F. (2006). The coming changes in psychoanalytic education: Part I. The International Journal of Psychoanalysis, 87(6), 1649–1673. https://doi.org/10.1516/9ARN-L152-4QYL-RWRF
Klein, M. (1957). Envy and gratitude: A study of unconscious forces. Hogarth Press.
Lacan, J. (1966, February 16). The place of psychoanalysis in medicine [La place de la psychanalyse dans la médecine] (R. G. Klein, Trans.; A. Stein, Ed.). Freud2Lacan. https://www.freud2lacan.com/lacan/ (Original work published 1966)
Lacan, J. (2006). Écrits (B. Fink, Trans.). W. W. Norton. (Original work published 1966)
Laurent, É. (1999). The pass and the guarantee in the school. Psychoanalytical Notebooks, 2, 127–136. (Original work published 1992)
Republic of Türkiye. (2001). Turkish Civil Code (Law No. 4721).
Republic of Türkiye. (2004). Law on Associations (Law No. 5253).
Szecsödy, I. (2003). To become or be made a psychoanalyst. Scandinavian Psychoanalytic Review, 26(2), 141–150. https://doi.org/10.1080/01062301.2003.10592922
Thomä, H. (2015). Remarks on the first century of the International Psychoanalytic Association and a utopian vision of its future. International Forum of Psychoanalysis, 24(2), 109–132. https://doi.org/10.1080/0803706X.2015.1009384
Tuckett, D., Amati Mehler, J., Collins, S., Diercks, M., Flynn, D., Frank, C., Millar, D., Skale, E., & Wagtmann, M.-A. (2020). Psychoanalytic training in the Eitingon model and its controversies: A way forward. The International Journal of Psychoanalysis, 101(6), 1106–1135. https://doi.org/10.1080/00207578.2020.1837630
Psikanaliz Ne olmalıdır?
Psikanalitik formasyon psikanalist olma sürecinin adı olarak ele alınsa da, bu sürece yol haritası oluşturan teorik arka planın hipotetik yapısının sorunları düşünüldüğünde psikanalist olma sürecinin non-formal olduğunu açıkça söylemek yerindedir. Çünkü teorik ve pratik eğitimin verildiği ya kurumlar oluşmamış ya da yeterlilikleri yeterince tartışılmamıştır. Psikanalizin akademik eğitimi ve pratiğinin uzmanlık becerisinin kazanıldığı kurumların tarifi net olarak yapılabilmelidir. Yaygın eğitim veren psikanaliz kurumları halihazırda derneklerdir. Psikanaliz akademileri oluşturularak yüksek lisans, doktora programları oluşturulmalı medikal örgütlenmede ise uzmanlık alanı olarak yer edinmelidir. Psikolog, psikiyatrist, sosyal çalışmacı, rehberlik gibi ve hatta medikal alan çalışanlarının tümünün gereksediği kadar -tıpkı her branş öğretmenine kazandırıldığı gibi- psikanaliz formasyon programı oluşturulabilir. Psikanaliz formasyonu gerekli olsa bile öncelikle psikanaliz eğitimi teriminde ısrar edilmelidir. Kurumları, teorik/kuramsal bilgisinin hak ettiği biçime kavuşturulmalıdır. Tedavi tekniğinin uygulamalar üzerinden kazanıldığı kurumlarda uzmanlık programları oluşturulmalıdır.
Psikanaliz eğitiminin oluşturan öznelerin tarifi de önemlidir. Formatör, psikanalist, eğitim analisti, bir bakıma analizan da dahil birçok kavramın hangi anlam taşıyacağını psikanaliz kuramının nasıl okunduğu belirler. Denklemi böyle kurmak çok önemlidir. Psikanaliz kuramının hipotetik yapısı yani mutlak teorik bir önermeye sahip olmayışı bir avantaj olarak görülmeli, fakat bu durumun psikanaliz pratiği için özellikle de biz klinisyenler açısından aynı zamanda “bir psikanaliz sorunu” olarak da görülmelidir. Psikanaliz pratiğinin meselesi olarak psikanalist olma ve tedavi yöntemi oluşturma, biz klinisyenlerin öncelikli sorunu olmalıdır. Psikanalizin metinler arası kuram ilişkisi düşünüldüğünde hipotetik yapısına özen gösterilmesi de ayrıca önemsenmelidir. Psikanaliz kuramı tek bir disiplin içinde ve bir meslek grubuna ait görülmemelidir. Sonuç olarak her ne kadar psikanaliz eğitimini formal, yapılandırılmış asgari bir pratik kısmının gerekliliğini savunsak da psikanaliz kuramı farklı okumalara olanak taşıyan bünye taşır ve zedelenmemesi önemlidir. Psikanaliz kuramı somut ve canlıdır, çünkü imgedir. Bilincin kendisidir.
Bu konuda bir iddia taşıyor olmanın gerekliliği, psikanaliz pratiğinin sorunları olduğunu söyleme cesareti gibi anlaşılmalıdır. Psikanaliz pratiğinin iki büyük görünümü vardır. Biri psikanaliz formasyonu/eğitimi, diğeri de bir tedavi yöntemi olarak psikanaliz. Bu iki psikanaliz pratiğinin ne olduğu konusunda tartışmalarını sürdürmek önemlidir. Psikanalist nasıl olunur ve psikanaliz nasıl uygulanır soruları kurumsal ve teorik farklılıklar sayesinde cevaplanabilir.
Psikanalizin bir sorunu olarak: Yetkilendirilme/Akreditasyon
Psikanaliz pratiği ve teorisi akademi ve medikal kuramlar içersinde kısmen yer bulmuş olmasının yanı sıra sunduğu hizmetler büyük oranda sosyal güvenlik sistemleri kapsamı dışındadır. Sağlık hizmeti büyük oranda muayenehaneler, danışma merkezi yapısında örgütlenmiş, sadece mali açıdan denetlenebilir özel iktisadi kuruluşlar statüsündedir. Akreditasyon esas olarak bu iki ana meselenin bir çözümü olarak devreye girmiş ve geliştirilmeye başlamıştır. Sistem dışına itilen psikanaliz, kuram bilgisinin standardizasyonu, denetlenebilirliği, kurumlaşarak akademik, ekonomik sistemlere entegre edilmesi politikalarını hukuken dernek statüsünde kurumlar üstlenmiştir. Yukarda sayılan ana meseleler psikanalizin sorunudur.
Psikanaliz kuramının hipotetik yapısından kaynaklanan bilimsellik iddiasının geçerliliğinin sağlanamamış olması durumu psikanalizin bir diğer sorunudur. Psikanaliz içerisinde başlıca S.Freud, J.Lacan ve bazı diğer diye adlandırılabilecek ‘teorik yaklaşım farklılıkları’ da psikanalizin sorunları listesine eklenmiş görünmektedir. Kuramının hipotetik yapısı ve teorik yaklaşım farklılıkları ‘teori bilgisinin standardizasyon’ sorununun ele alınmasını henüz yola çıkılamadan daha da karmaşık hale getirmiştir. Yaklaşım farklılıklarına göre Lacan’cı, Freud’cu psikanaliz başta olmak üzere çok sayıda birçok dernek merkezi statü edinerek regülasyonlar belirlemiş ve yetkilendirme (akreditasyon) çalışmaları sürdürmektedir. Bunun yanında ülkemizde ve yurtdışında yetkilendirilmemiş psikanaliz dernekleri, yetkilendirilmemiş psikiyatr ve klinik psikologlar klinik, teorik ve toplumsal psikanaliz çalışmaları sürdürmektedir. Tasvir edilen tablonun iç içe girmiş hukukilik, meşruluk, cari konumlarının anlaşılması için örnekler üzerinden ilerlenebilir. Örneğin, önemli bir hacimde akredite edilmemiş psikiyatrın ve klinik psikoloğun, akademik eğitimlerinin bir aşamasında edindikleri kısmi psikoterapi bilgilerini analize giderek, süpervizyon alarak ya da kişisel/örgütlü akredite edilmemiş teorik çalışmalar yaparak pratiklerinin bir kısmına “yetkilendirilmemiş psikanalitik bir yaklaşımla” biçim veriyor olması meşru mudur, hukuki midir ? Zaten cari olan bu durumu düşünerek sarih, etik bir kavrama zemini sağlanabilir.
Akreditasyon meselesi güncel olarak çözüm için geliştirildiği çıkış noktasından çok uzaktadır. Bilginin denetim altına alınması, kuram/kurum koruyuculuğu ve ayrıcalıklı statü edinmeye çoktan yol almıştır. Zaten çok az sayıda psikanaliz gönüllüsü dernek ve alan çalışanı, akredite olmayanlarla olanlar, hatta akredite olanlar da kendi aralarında çatışmalar yaşamaktadır. Psikanaliz dernekleri benzer hukuki dayanağa sahip olmasına karşın, akredite dernekler “meşru”luklarının sağladığı avantajları kullanarak -bilmiyorlar, eksik ve yanlış anlamışlar, uyduruyorlar, zaten bilinenleri söylüyorlar, yetkilendirilmemişler, gibi ve daha da ağırlarıyla- akredite olmayan dernekleri hem kurumsal hem de üyelerini teker teker prestij ve itibar zedelenmesine uğratıyorlar. Meslek içi, meslektaş arası ve kurumsal olarak bir tür tecrite maruz bırakıyorlar. Hiç beklenmedik biçimde onların kurdukları ilişkileri hastaları aleyhine bozguna uğratıyorlar. Psikanaliz savunuculuğu, dernek koruyuculuğu bu olamaz. Hukuki dayanağı olmayan, fakat ‘yetkilendirilmekten gelen meşruluk’ avantajlarıyla gerçekten hukuki, fakat yetkilendirilmemiş bir derneği ve meslek erbabının işini acımasızca bitirebilir görünüyorlar. Bu örnekte olduğu gibi hukukilik değil, şaşırtıcı biçimde yetkilendirmeden gelen meşruluk zeminidir yıkıcı olan. Yetkilendirme/Akreditasyon imtiyaz alanı oluşturmanın tehlikeli gerekçesidir. Görünen o ki yetkilendirilme/akreditasyon psikanalizin çözümü değil, psikanalizin önemli bir sorunudur.
Sonuç:
Doğrusunun zaten bu olabileceği akla getirilerek;
- Psikanaliz kuramının hipotetik öznelliği korkusuzca savunulmalıdır. Uzun yılların, zorlu maddi, manevi çalışmaların kişiselliği gerekçe edilerek bilginin sahiplenilmeye, kurumların savunulmasına, kurumlar arası herhangi bir denetime kalkışmaya hiç gerek yoktur. Klinisyenlerin hata yapmalarını sınırlayacak mesleki görüşmenin haddinden fazla tıbbi, hukuki, etik, deontolojik çerçevesi zaten var. Tıbbi bilimselliğe, mesleki etiğe, demokrasiye, hele de psikanalize sonuna kadar güvenelim ki o kendini korusun, gelişsin.
- İktisadi konum psikanalizin değişen kuramının kılavuzluğuyla görüşmenin psikanalitik çerçevesiyle mutlaka ilişkilendirilmeli yeni bir etik söylem mutlaka geliştirilmelidir. İktisadi meselenin çözümü de bizatihi kuramın sorunlu teorik yapısında aranmalıdır. Sosyal güvenlik kapsamına eklenmesi meselesi önemlidir. Temelde meslek örgütü olmadığı için sadece psikanaliz dernekleri değil, meslek odaları, psikiyatri dernekleri, sendikalar, siyasal yapılarla birlikte çalışılmalıdır.
- Psikanaliz akademide değil, tam da hukuki zemini dernek benzeri bağımsız, demokratik yapılarda sürdürülmelidir. Yetkilendirilme girişimleri farkında olmadan sisteme yamanma, uzlaşma, otoriterleşmeye evrilmiş merkezi imtiyaz alanı yaratma çabası haline gelmiştir. Zira belki de bu sebeple çok daha fazla psikanaliz derneği kurulacağı ortadadır.